|
|
6/15/2009
Kurs mu Ders mi?
Yıllar öncesinden Avrupa`ya gelen topluluklar kendi kültür ve dillerini yaşatmak için dernekler kurmuş ve bu derneklerde faliyetler sürdürmüşlerdir. Bu derneklerin en aktif olanlarının başında Dini-Kültürel dernekler gelmektedir. Kendi kültür ve coğrafyalarından kopuk yaşamak istemeyen insanlar bir şekilde Avrupa`da kültürlerini yaşamaya ve yaşatmaya devam etmeye çalışmışlardır.
Özellikle Avrupa’da yaşayan yabancılar ve tabii ki büyük çoğunluğu teşkil eden Türkler için kullanılan “entegrasyon” kelimesi, bütünleşme, kaynaşma anlamına gelmektedir
Uzun yıllardır üzerinde durulan konu olan entegrasyon hakkında yapılan birçok açık oturumlar, gazete haberleri ve politik sohbetlerde sıkça Avrupa ve Almanya’da yaşayan yabancıların uyumsuzluk sorunu yaşadıkları, entegre olmakta bir hayli zorlandıkları, entegre olamayan yabancıların hiçbir çaba göstermediği vurgulanıyor.
Kültürlerin oluşmasında ve gelecek nesillere aktarılmasında, Dil ve Dinin önemi yatsınamaz bir gerçektir. Insanların sahip oldukları anadilleri ve dinlerini en iyi biçimde, gelecek nesillerine aktarmaları, Insan Hakları Evrensel Beyannamesinde de koruma altına alınmış bir haktır.
Insanların kendi ırklarını ve annelerini önceden seçme özellikleri yoktur. Kişilerin anadillerini gerektiği gibi kullanmaları, kişisel gelişiminde ve iletişimlerinde çok önemlidir.
Almanya`daki çocuklarımızın, haftada birkez, öğlenden sonra devam ettikleri Türkçe, bir ders değil, kurs mesabesindedir. Çocuklarımızın, Almanca`nın yanısıra yabancı dil olarak verilen, Ingilizce, Fransızca, Ispanyolca ve Latince derslerinde yüzlerce kelime ve konuşabilmek için öğrenilen dil bilgisi kalıplarının yanında, hakikaten okullarımızda öğlenden sonra verilen ve özellikle not almanın, sınıf geçip-kalmanın olmadığı Türkçe kursları çok çok basit kalmakta ve yeterli olmamaktadır .
Avrupa`da yaşayan insan topluluklarından bazılarına, sizler zaten evde anadilinizi konuşuyorsunuz, ilk ve orta okulda ana dilinizin dilbilgisini öğrenmek istemeniz çok saçma denilmesi ortada bulunan çifte standardı birkez daha ortaya koymaktadır. Türkçe`nin hem anadil olarak hem de ikinci ya da üçüncü ve de belki dördüncü yabancı dil olarak diğer yabancı dillerin içinde yer alması gerekmektedir.
Çocuklarımız, Türkçe olarak rahatlıkla 879 sayısını telafuz edemiyorsa ve Türkçe bir gazete veya kitabı rahatlıkla okuyup kavrayamıyorsa, eksikliği sadece veliye yüklemenin haksızlık olduğu kanaatindeyim. Avrupa`da yetişen neslimizin, zaten böyle olmasını isteyen kuruluşlar ve kişiler varsa, insanların doğuştan sahip oldukları anadillerini tam manası ile öğrenme haklarına tecavüz ettikleri aşikardır.
Birleşmiş Milletler’in istatistiklerine göre Türkçe dünyanın en çok kullanılan 10 dilinden biri. Istatistiklere göre dünyada 165 milyon kişi Türkçe konuşuyor. Dünyada Türkçe geniş bir alanda kullanılıyor.
Kişinin etnik kökeni ne olursa olsun, bulunduğu topluma kendi kültürünü, dilini ve dinini koruyarak entegre olması doğaldır. Bu durum yanlış kullanılmaya çalışılırsa işte bu asimilasyon olur ve yabancı toplum tarafından ters tepki görür.
Bu neticede sosyal yaşamlarında ne bir Alman gibi ne de geldikleri toplumdaki bir birey gibi yaşayamamaktadırlar. Yukarıda değindiğimiz hususlar yüzünden olsa gerek burada yetişen gençlerin kendilerine göre yaşam tarzları ve kültürleri oluşmuştur
Gelinen bu noktada Türk devletinin Avrupa`daki kurumlarına, Almanya ölçeğinde Alman ilgili kurumlarına ve özellikle hak verilmez alınır noktasında Avrupa`daki Sivil Toplum Kuruluşlarına büyük işler düşmektedir.
Politikacıların seçimlerden önce, Dil ve Din ile ilgili verdikleri vaadlerin takipçileri doğal olarak sivil toplum kuruluşları olacaktır.
Günümüzde sivil toplum kuruluşları tüm dünyada demokratik ve sivil toplumların gelişmesinde vazgeçilmez unsurlar olarak giderek artan bir rol üstlenmektedirler. Sivil toplum kuruluşlarının denetimi ve katılımıyla kamu alanında kalitenin sağlanması mümkün olacaktır.
Dil ile alakalı bu yazımıza Bedri Rahmi Eyüpoğlunun dizeleri ile sonveriyoruz
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba.
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelime bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde Canımın içi demesini
Canım ağzıma geldi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
Insanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be bümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin.3/23/2009
Aydın Ersoy
Hayata Düşülen Notlar
Hayat Gazetesi
Mart 2009
Hayata anlam katan ikişey
Aşağıdaki iki şeyler için sayfalarca yazı yazılabilirdi, İnsanın yaptığı söylediğinden daima daha iyidir.
İki şey "Ekstra Değer" katar : 1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak 2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek İki şey geri bırakır : 1- Kararsızlık 2- Cesaretsizlik İki şey kaşif yapar : 1- Nitelikli çevre 2- Biraz delilik İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar : 1- Baskın yeteneği bulmak 2- Sevdiğin işi yapmak İki şey başarının sırrıdır : 1- Ustalardan ustalığı öğrenmek 2- Kendini güncellemek İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır : 1- Niyetin saf olması 2- Ruhsal farkındalık İki şey milyonlarca insandan ayırır : 1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak 2- Hayata ve herşeye farklı bakış açısıyla yaklaşabilmek İki şey kendini geliştirmeyi engeller : 1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit) 2- Felakete odaklanmış olmak İki şey çözüm getirir : 1- Tebessüm (gülümseme) 2- Sükut (susmak)
İki şey "Kalitesiz İnsan" ın özelliğidir : 1- Şikayetçilik 2- Dedikodu İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer : 1- Bakış açısını değiştirmek 2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek
İki şey yanlış yapmanı engeller : 1 - Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek 2- Hak yememek
İki şey kişiyi gözden düşürür : 1- Demagoji (Laf kalabalığı) 2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek )
Unutmayalım, Sonunda okuduklarımızdan bize kalan yalnızca uyguladıklarımızdır.
Aydın Ersoy
Hayata Düşülen Notlar
Hayat Gazetesi
Mart 2009
GERÇEK (GLOBAL) KRIZ
Toplum hayatımızda, insanların birbirleriyle ve Allah ile olan ilişkilerini vicdan noktasında denetleyen ve toplum olarak olaylara yön veren ve gerektiğinde insanı kötülük yapmaktan kaçındıran olgu din olgusudur.
Geçtiğimiz günlerde, Almanyada, 17 yaşındaki, varlıklı bir ailenin oğlu olduğu belirlenen saldırganın, eski öğrencisi olduğu okulu silahla basarak dokuz öğrenciyi ve üç öğretmeni öldürmesi, ardından olay yerinden kaçarken silah zoruyla rehin aldığı araba ve sürücüsüyle birlikte kaçarak, 40 kilometre uzaklıktaki bir süpermarkete giderken üç kişiyi daha vurması, hakikaten tüm Almanyayı yasaboğdu. Benzer olayların gelecekte yaşanmaması için temennilerde bulunuldu.
Kişilerin hayatta en çok istediği şey, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmektir. Mutlu bir yaşam için en önemli faktör iç huzurdur. İç huzurumuzun yerini hayattaki başka hiçbir şey dolduramaz. Büyük başarılara imzamızı atabiliriz, çok zengin ve varlıklı olabiliriz ama gerekli iç huzura sahip değilsek gerçek manada mutluluğu tadamayız. Kimilerimiz çok çalışıp servet edindiğinde, kimilerimiz karşı cinsden doğru insanı bulduğumuzda mutlu olacağımıza inanır.
Herhangi bir şeyi ne kadar iyi yapıp yapmadığımızı, içimizde duymaktan hoşlandığımız huzurun derecesiyle ölçeriz. İç huzurumuz, bizim iç dengemizi ölçen bir alet gibidir.
Semavi dinlerin en önemli ortak özelliği,yasadığımız hayatın, sadece bu dünyadan ibaret olmadığıdır. Tevhit merkezli düşünce sisteminde çift hayat vardır, yaşadığımız dünya hayatı ve ahiret hayatı.
Vicdanımız kendimizi ifade eder. Nefislerin her istediğini yapmanın özgürlük olarak algılanması, Kişiyi ve toplumu bir noktadan sonra piskolojik sıkıntılara sokmakta. Üretmeye ve tüketmeye endekslenmiş bir hayat, insan fıtratında olan manevi alanın doldurulmaması, insanları, insan olmaktan çıkartabilmekte.
Almanya ve Türkiyemizde yetişen yeni neslimize daha fazla Allah Sevgisi verilmesi noktasında ilgili kurumlara ve velilere çok önemli görevler düştügü çok açık ve kaçınılmaz bir gerçektir. Kendisi ile birlikte 16 cana kıyabilecek bir insan yetiştirilmesinde, kişisel ve toplumsal olarak tüm kurumlar kendilerine düşen görevleri çıkarmalı ve gereğini yapmalıdır.
Semavi dinlere göre yaşadığımız bu hayat bir imtihan yeridir. Yeryüzünde yaşayan ve Allah´as iman eden tüm insanlar için, yaşanılan hayat mal, mülk, sağlık, hastalık her türlü olumlu ve olumsuz fiiler ve olaylar kişiler için bir imtihandır. Varlıklı olmakta, yoksul olmakta, görmekte, görmemekte hep semavi dinlere göre bir imtihan aracıdır, hiçbirşey boş değildir. Hayatımız, zamanımız, malımız ve değerli olan herşeyimiz, Din literatüründe hep emanet olarak algılanır.
İlahi imtihandan çekinecek vicdanı oluşmamış insanlar ise, Allah'ın beğenmediği her türlü tavrı gösterebilirler. Büyük hesap gününü unutmuş bir insanın dürüstlük göstermesi, insanlara fedakarlıkta bulunması, adil ve namuslu olması, kısacası güzel ahlaklı olması için hiçbir nedeni yoktur. Onun tüm ahlakını yalnızca kendi kişisel hırsları ve çıkarları şekillendirir. İnsanlara güzel ahlak göstermenin onun için bir anlamı olamaz. Bu bakış açısının bir sonucu olarak kişinin kendi çıkarları uğruna yapmayacağı şey yoktur.
Bu nedenlerden dolayı Allah korkusu/Sevgisi olmayan insanlar, her türlü günaha ve ahlaki bozukluğa açıktırlar. Hem Allah'ın dinine uymazlar, hem de zalimce bir tavır göstererek diğer insanları da Ahlaktan uzaklaştırmaya çalışırlar. Dinin sunduğu güzel ahlakın yaşanmasına kesinlikle tahammül edemezler.
Batılı toplumlarda stres ve depresyon artışında yüce değerlerin geri plana itilmesi önemli bir faktör oluşturdu Yetinme ve sığınma duygusu büyük bir şans ve zenginliktir. Duanın psikolojik faydası stresin önlenmesinde etkili bir yöntemtir.
Eger Kişilere gerçek Allah Sevgisi verilmez ise, Adaletli, vicdanlı bir nesil yetiştirilemez. 12/1/2008
Din ve Toplum
Din,akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle en iyiye, en doğruya ve en güzele ulaştıran ilahi bir kanundur. Dinin gayesi, insanları dünya ve ahirette mutlu kılmaktır. Dinin kurucusu Allah, muhatabı akıl sahipleri, anlatıcısı da peygamberlerdir.
Kutsal bir değer olan din, insanla doğmuş ve tarih boyu onunla yaşamıştır. İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olması, dinin insanı tamamlayıcı bir unsur olduğunun ve ondan ayrı olamayacağının bir göstergesidir. İnsan, Kişi olarak da, toplum olarak da dine muhtaçtır. İlkel insandan tutun da bugünkü teknolojik gelişmeleri gerçekleştiren insana varıncaya kadar tarih öncesi ve sonrası hiçbir devirde din duygusu taşımayan topluluğa rastlanmamıştır. Din, tarihin bütün devrelerinde ve bütün toplumlarda daima var olagelmiştir. Bundan böyle de var olacaktır. Bunun sebebi, dinin insan yaratılışına uygun olmasıdır.
İnsan hayatı hep neş'e, sevinç, başarı ve sağlıkla geçmemektedir. Sıkıntı, darlık-yokluk, başarısızlık, hastalık vb. çeşitli olumsuzluklar da kaçınılmazdır. İnsanın bu olumsuzlukları yenmesi, tevekkül ve sabır göstermesi, ancak kendinden daha güçlü bir varlığın olduğuna inanması, bağlanması, o varlığa sığınması ve O'ndan yardım dilemesi ile olur. Böylece, insan ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmez.
Din, bireyi ön planda tutar ve amacı insanın mutluluğudur. Dinimize göre insan, "kimin daha güzel işler yaptığını denemek, sınamak için yaratılmıştır." (Mülk-2) Dar anlamıyla, din duygusu olmayan insan nasıl mutlu olamıyorsa, geniş anlamda da din duygusundan yoksun topluluklar da mutlu olamazlar. Zira, her toplum, kendisini meydana getiren Kişilerin, dini yaşayışları, dinden etkilenmeleri ve dinin öngördüğü olgun insan olma niteliği kazanmaları oranında mutlu veya mutsuzdur.
Kişiyi esas alan dinimizin ana hedefi mutlu ve huzurlu toplumların meydana gelmesidir. Zira, insanlar toplu halde yaşarlar, bu onların yaratılışında varolan bir özelliktir. Bir arada yaşamak durumunda olan insanların birbirlerine karşı bir takım görev, hak ve sorumlulukları vardır. Bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmesiyle huzur sağlanır.
Baş döndürücü bir hızla gelişen ve değişen dünyada, toplumsal huzurun ve düzenin sağlanmasında maddi önlemlerin yanında, her geçen gün dinin önem ve anlamı artmakta ve din yükselen değer olarak dünya sahnesinde yerini almaktadır. Bilindiği gibi, Hz.Ademden bu yana gelen Hak Dinin adı İslam'dır. Bütün bu hak dinlerin temel amaçları; Dini, Aklı, Malı, Canı ve Sağlığı korumaktır. Bu beş temel esas, Kişiyi ilgilendirdiği kadar toplumla da doğrudan ilişkilidir. Söz konusu beş temel hakkı korunmuş Kişilerin meydana getirdiği toplum da huzurlu olur. İslam dini, gerek getirdiği ahlak kuralları ile, gerekse farz kıldığı ibadetler ile mutlu insanı ve bu mutlu insanlardan oluşan huzurlu toplumu hedeflemiştir.
Dini özüne uygun bir şekilde algılayarak, uygulayan insanda, aşırılık, azgınlık, taşkınlık,kıskanma, kin tutma, nefret, düşmanlık olmaz. Bütün kötü huylar yok olur ve o toplum birlik-beraberlik, kardeşlik içinde bulunur.
Diğer insanlara, fakirlere, yetimlere karşı daha şefkatli olur. Zengin ise, fakirlere yardımda bulunur. Böylece toplumsal barışa katkı sağlar.
Dinin emri gereği maddi dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örnekleri sergilenir. Zenginle fakiri kaynaştıran, bir araya getiren, kardeş yapan ve birlikteliklerini sağlayan Zekat müessesesi işler. Bu ibadetle hem dini bir farz yerine getirilmiş olur, hem de toplumsal barış sağlanır. İnsanlar yaratandan ötürü sevilir ve hataları bağışlanır. Temel ibadetler olan namaz, oruç, hac ve zekat ile toplumun birliği-beraberliği ve dayanışması sağlanır.
Öte yandan, gıybet, içki,kumar, zina, haksız yere adam öldürme, hırsızlık, yalan, fuhş, dedi-kodu ve iftira gibi bütün kötülüklerin yasaklanması da yine özünde Kişi,aile ve toplum yapısının sağlam temele oturması, huzurlu insanlardan meydana gelen toplulukların oluşması içindir.
Kardeşlik, sevgi-saygı, merhamet, şefkat, birlik-beraberlik, hoşgörü, güler yüz, tatlı dil, iş ahlakı, cömert olma, akraba ile ilişkiler, komşuluk ilişkileri, aile arasındaki ilişkiler, doğruluk, adalet ve benzeri toplumsal konularda dinimizin koyduğu kuralların tamamı, toplumları olumlu yönde etkileyen temel parametrelerdir.
Günümüzde de, 6 milyarı aşkın dünya nüfusunun hemen hepsinde din, belirleyici unsur olarak etkisini sürdürmektedir. Gerek İslam dinine ve gerekse diğer ilahi olsun, beşeri olsun bütün dinlere mensup toplumlarda bu dinlerin etkisi vardır. Özetle Din, Toplumların kültür dokularının oluşmasında önemli bir yer tutmaktadır. 9/22/2008
Zitat
HZ. Mevlana
7 Öğüt
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörürlükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti,
Ben size; Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.
Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,
Kötülük etmemenizi,
Oruca ve namaza devam etmenizi,
Şehvetten uzak durmanızı,
Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, oturup kalkmamanızı,
Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim,
İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.
Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.
Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
Tevhîd ehline selâm olsun.
Hz Mevlanayı ve Beslendiği Kaynağı idrak etmemiz dileklerimle…
Oruç veya Kendini tutmak
Erişenler için yine bir Ramazan ayı geldi, Bu Ramazanda önceki Ramazanlar gibi kimileri için çarçabuk geçecek, kimileri için geçmek bilmeyecek. Derdimiz kendimizle.. Kendini bilmeyen neyi bilir? Kendisiyle kavgalı olan kiminle barışıktır? Kendini kaybeden neyi kazanır?
Türkçe'mizdeki “oruç tutmak” Meseleyi anlatmak için kullanılan ne güzel bir sözdür. Ramazanda Oruç, “tutmak, zaptetmek, zaptı rapt altına almak” manalarına gelir. Neyi tutacagız?, Neyi zapt edeceğiz? ve neyi zaptı rapt altına alacağız ?
Doğrusu soruya bir çırpıda cevap vermek zor: Oruç bizi mi tutar, biz orucu mu tutarız? Bizim orucu tuttuğumuzu iddia ediyoruz. Bir yere kadar doğru da? Ama doğrunun çok küçük bir parçası bu. Asıl doğru şu olabilirmi: Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutarız.
Aslında Oruç “kendini tutma” meselesidir. İnsanın başına ne geliyorsa “kendini tutamadığı” için geliyor. Günahlar hep kendini tutamamanın ürünü. Her caninin cinayeti kendini tutamadığı anına denk geliyor. İnsan dilini tutamadığı zaman kırıyor ve kırılıyor. Elini tutamadığı zaman kırıyor, döküyor. Kendini tutamadığı zaman, kendini yitiriyor, kendine yazık ediyor, kendinden geçiyor? Etken olamıyor, edilgenleşiyor. İçgüdülerini dizginleyemiyor, aksine içgüdülerinin esiri oluyor. Bilinçli davranamıyor, çünkü bilinci bilinçaltı tarafından denetleniyor. Oysa ki bilinç, bilinçaltını denetimi altında tutması lazım.
Belkide ilahi dinler, insanlar Kendini tutsun diye gönderildi, kimse kimseye zarar vermesin diye gönderildi. Oruç bizi işte bu zor işe çağırıyor. Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretiyor. Yeme ve içme güdümüzü, şehvet güdümüzü denetim altına almamızı öğütlüyor.
Oruç tutmak, içgüdüleri tutmak. Onları kontrol altında tutmak. Bilinçaltının bilince egemen olmaması için, bilinçaltını daima gözaltında tutmak. Böylece bilincin, ayartıcı benliğin esiri olmasının önüne geçmek.
Güdüler tutulursa, onların bilinci tutsak almaları önlenirse, bu hem bilincin hem de iradenin güçlendirilmesi sonucunu getirecektir. Bilinç güçlenirse, kişilik güçlenir. Sorumluluk bilincini oluşturmanın ve artırmanın yolu da budur. Kuran-ı Kerimde orucu farz kılan ayet şöyle biter: “Umulur ki bu sayede sorumluluk bilincine ulaşırsınız.” Ayetin bu kısmı, orucun amacını açıklıyor olmalı.
İşte bu yüzden oruç tutmak kendini tutmaktır. Kişi orucu ne kadar tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar.
Kendini tutanların Bayramı olan Ramazan bayramınızı şimdiden tebrik ederim.
9/21/2007
7 Öğüt
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörürlükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti,
Ben size; Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.
Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,
Kötülük etmemenizi,
Oruca ve namaza devam etmenizi,
Şehvetten uzak durmanızı,
Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, oturup kalkmamanızı,
Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı tavsiye ederim,
İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.
Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.
Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
Tevhîd ehline selâm olsun.
Hz Mevlanayı ve Beslendiği Kaynağı idrak etmemiz dileklerimle… 8/24/2007 35 YAŞ ŞİİRİ
Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz Ya gözler altındaki mor halkalar Neden öyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir, Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç fark ettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
Neylersin ölüm herkesin başında, Uyudun uyanamadın olacak. Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misâli o musalla taşında.
CAHİT SITKI TARANCI
5/19/2007
Kurtlar Vadisi
Geçtiğimiz günlerde Kişisel Gelişim Uzmanı Sıtkı Aslanhan Bey ile sohbet etme fırsatımız oldu. Kendisi ile Bilinçaltı üzerine, ilginç ve farkında olmadığımız konularda konuştuk, siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istedim...
Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavram. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor.
Bilinçaltının en önemli özelliği ise bilicimizin farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesi. Siz beş katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama bilinçaltınızda bu sayı biliniyor ve kaydediliyor.
Uzmanlara göre gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” olarak adlandırılan hareketler bulunuyor. Bu hareketler sayesinde göz devamlı çevremizi tarıyor ve aldığı bilgileri bilinçaltına atıyor. Bizler bu bilinçaltına gönderilen verilerin çok ama çok az bir kısmını hatırlayabiliyoruz. Burada önemli olan nokta bilinçaltına gönderilen verilerin karar verme ya da eyleme geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı direkt olarak etkilemesi.
Araştırmacılara göre bilinçaltının tüm görüntü, ses, resimleri kaydetme özelliği 1900’lardan beri insanları yönlendirmek için kullanılıyor.
Bir grup psikolog ve yazar konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma ve efsane olduğunu ve insanları etkilemeyeceğini söylemişler. Beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli mesaj içeren reklama beyinimizin daha farklı tepki verdiği gözlemlenmiş ve bu yöntemin etkisi kanıtlanmış.
Dizi, Sinema ve Reklamların bilinçaltı etkisinin kanıtlanmasının ardından bir yandan bu yöntemin kullanımı arttı ve diğer yandan da bu gibi yöntemlerin kullanılmasını önlemeye yönelik yasalar çıkartıldı.
Türkiye’de ve dünyanın bir çok yerinde bilinçaltı mesaj ve propaganda yasaklanmıştır ama tüm Dizi, Sinema ve Reklamların hatta Yarışma Proğramlarının bilinçaltı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulamamıştır.
Üzücü olan durum ise kendi izlediğimiz ya da çocuklarımıza izlettiğimiz televizyon proğramlarında bilinçaltımıza sürekli toplumun yapısını ve değer yargılarını değiştirecek temaların kazınması ve buna hiç kimsenin dur dememesidir.
Eğer sizde, bu yazıyı, sadece başlığı dikkatinizi çektiği için okuduysanız, yazı size de birşeyler söylemekte...
Bir yandan televizyonlardaki yapımlar ile aile hayatının altı oyulurken, diğer taraftan ünlü isimlerin evlilik ile ilgili olumsuz düşüncelerini dile getirip, nikahsız birlikte yaşamayı özendirmesi toplumun temelini oluşturan aile hayatını dinamitliyor.
Konunun uzmanları geleneksel aile hayatına darbe indiren bu tarz dizilerin, sistematik olarak yayınlandığına dikkat çekerek, bu şekilde başta gençler ve çocuklar olmak üzere, toplumun şekillendirilmeye çalışıldığı belirtiyor.
Acaba, takip ettiğimiz diziler, fikir ve davranışlarımızı etkilemek ve bizi biz yapan hangi değerlerimizi almak için, hangi gizli mesajları içermekte? Farkındamıyız?
Zaman, insanın elindeki en büyük sermaye. Her insana sayılı ömür dakikaları verilmiştir; ve bu dakikaları ne yolda sarfedeceği insanın kendisine bırakýımıştır.
Saygı ve Sevgilerimle... 10/26/2006 Her gün bayram
Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek,
zihinden önce bedeni kaybetmemek,
kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır. Küsken barışmak,
ayrıyken kavuşmak,
suskunken konuşmak bayramdır.
Bir kitabı bitirmek,
bir binayı bitirmek,
bir okulu bitirmek,
kâbuslu bir rüyayı,
kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır. Yoğun bakımda sancılı geceyi
ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle... Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak,
telefonda ansızın sesini duymak,
deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır. En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek,
korktuğunda güvendiğine sarılabilmek,
dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır. Bir sürpriz paketinden çıkan hediye,
tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye,
saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır. Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
Yeni bir sözcük öğrenmek,
bir tünelin sonuna gelmek,
müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır. Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek,
gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır. Yeni eve asılan basma perdeler,
alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler,
yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi,
akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi,
sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasında gelen ilk diş bayramdır,
ilk söz bayram,
ilk adım,
ilk yazı,
ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. "İyi ki yanımdasın" bayram,
"Her şeyi sana borçluyum" bayram,
"Hiç pişman değilim" bayram...
Evlatların mürüvvetini görebilmek,
eve dolu bir torbayla gidebilmek,
konu komşuyla yarenlik edebilmek,
akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek,
altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek,
yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır;
ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
Can Dündar
10/5/2006
Araştırma
Dünya bilim tarihine “Altın çağ” olarak damgasını vuran İslam bilginleri, 8. yüzyıldan itibaren bilim dünyasının ebedi aydınlığı oldular. Cabir el Hayyan, Fergani, Biruni, Harezmi, Razi, İbni Sina, Sabit Bin Kusra, Heysem, Ebul Vefa, Battani ve nice İslam bilginleri matematik, fizik, kimya ve tıp ilminin temellerini oluşturdular.
İslam aleminde bilimsel çalışmaların öncülüğünü astroloji ve buna bağlı olarak astronomi yapmıştır. Müslümanların astronomi ve astrolojiyle ilgili çalışmalara başlamaları, öncelikle, günün vakitleri ve kıbleyi belirleme ihtiyacından doğmuştur.
Müslüman astronomların, matematiğin astronomiye uygulanışında geliştirdikleri yeni metodlar, hem matematik hem de astronomiye kesin boyutlar kazandırmıştır. Örneğin, müslümanlar, kirişler hesabı yerine trigonometriyi ve sinüsler hesabını kullanmış, böylece gezgenlerin hareketiyle ilgili hesaplama tekniklerinde daha önce ulaşılanın çok ötesinde bir mükemmelliğe erişmişlerdir. Astronomiyle birlikte gelişen astroloji bu dönemde neredeyse birbirinin içine girmiş durumdadır. Hatta astroloji, matematik, fizik, kimya, tıp ve insanı konu alan hemen bütün ilimlerle içiçe bulunmaktadır.
Bunun nedeni, sanırım islam felsefesinin içinde gizlidir. Çünkü, insan, bütün varoluşu kendi içinde özetleyen bir mikrokozmos yani küçük alemdir, varoluşun sembolüdür. Bu nedenle varlığı kavramanın anahtarı insandır. Bütün bunlardan dolayı da çok önemli astronomi risalesine iliştirilmiş astrolojik bölümler vardır. Ve, insanın yeryüzü hayatı ile göksel etkiler arasındaki karşılıklı ilişkiye ayrılmıştır. Astrolojinin bir sistem ve disiplin olarak ilk kez ortaya çıkışı, Batlamyus dönemindeki Mısır ve özellikle Kahire'de yapılan çalışmalardır.
İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eserinin yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutulduğunu, Biruni’nin Yerçekimi Yasası’nı Newton’dan önce bulduğunu, Cabir Hayyan’ın 8. yüzyılda akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini ortaya attığını, Harezmi’nin 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladığını kaçımız biliyor? Örneğin Türk bilgini İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eseri, yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutuldu. Bu yanlışlık İngiliz bilim adamı Eric Holmyard tarafından ancak 1928 yılında düzeltildi. İbni Sina’nın 10. yüzyılda yaşayan bir bilgin olduğu göz önüne alınınca bu hatanın 10 asır boyunca devam ettiği ortaya çıkıyor.
Batılı bilim adamlarından Bergson’un “Daha 14. asırda İslam ülkeleri birer ilim ve irfan fuarı. Hükümdar saraylarının her taşı inci gibi işlenmiş birer sanat abidesi, birer ilim ve marifet merkezi olarak gözleri kamaştırırken Avrupa yoğun bir cehalet ve karanlık içindeydi.” sözleriyle özetlediği tespitleri ne kadar dikkat çekicidir?
Medeniyet bütün milletlerin ortak malıdır. Bugünkü medeniyet çizgisinde her milletin az çok payı var. Tarihi süreç içinde Mısırlı, Yunanlı, Çinli, Hindu, İranlı, Arap ve Türk bilginler medeniyet yarışında ilmin bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Ortaçağ’da ise İslam bilginleri hep öncü rolü oynadı. Akla ve bilgiye dayalı bugünkü uygarlığın sahip olduğu bir çok değere kaynaklık ettiler.
Ortaçağ’da Avrupa hurafelerle uğraşırken İslam dünyası bu günkü moda deyimle “Aydınlanma Çağını” yaşıyordu. Ünlü Türk bilgini Harezmi 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladı. Logaritmayı ortaya koyan ilk kişi oldu. “El Cebir” adlı kitabı Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından 12. yüzyılda Latince’ye çevrildi. Bu kitapta Harezmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak sistematik olarak köklerin nasıl bulunacağını gösterdi. “Hesap” adlı kitabında ise dört işlemin nasıl yapıldığını anlattı. Harezmi açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren tablolar ve kitaplarıyla matematikte çığır açan bir bilgin oldu.
Cabir Hayyan kimyasal maddeleri uçucu, uçucu olmayan, yanan ve yanmayan maddeler olarak dört grupta topladı. Akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini 8. yüzyılda ortaya attı. Bu çalışmalarıyla modern kimyanın kurucusu Lavosier’e öncülük etti.
Biruni “Yerçekimi Nazariyesini” Newton’dan önce buldu. “Rasati İnhitat-il Ufuk” adlı kitabında yer kürenin yarı çapını 6 bin 324.66 km olarak bugünkü geçeğe en yakın şekilde verdi.
2006 yılında “Muhammed, vaaz ettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir: Sadece şer ve insanlık dışı şeyler” diyebilmenin yorumunu siz değerli kardeşlerime bırakıyorum...
Bu yazımızın sonuna nasıl yakışacak bilemiyorum ama, Son zamanlarda gerçekleşen saldırı olayları onbinlerce masum insanın hayatına mal olmakta...Bu büyük vahşetler, insanlığın barış ve huzurunu tehdit eden büyük bir tehlikeyi bir kez daha gözler önüne seriyor: Terörizm.
Terörizm, bilindiği gibi bir insanlık suçudur. Masum insanları hedef alır. Amacı, insanları öldürerek topluma korku salmak ve böylece politik emellerine güç bulmaktır. Bugüne kadar farklı ideolojiler terörizme başvurdular. Ancak son yıllarda dünya gündemine oturtulmak istenen bir başka terör olgusu vardır ki, bu tamamen çarpık bir kavramdır. Bu kavramın ismi "İslami Terörizm"dir...
Bu kavram çarpıktır, çünkü İslam'da teröre yer yoktur. Allah Kuran'da tüm Müslümanlara dünyaya barış, huzur ve kardeşlik getirmelerini emretmiştir.
Gerçek İslam ahlakı, terörün kaynağı değil, çözümüdür...
Sevgi ve muhabbetlerimle... 3/16/2006
-
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
-
Mehmet Akif Ersoy 2/3/2006
KAVANOZDAKI TAŞLAR
Zamanin iyi ve üretken olarak kullanimi konusunda zaman zaman kurslar düzenliyor. Iste bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmani ögretmen, cogu hizli mesleklerde calisan örgencilerine, “Hadi kücük bir sinav yapalim” demis. Masanin üzerine kocaman bir kavanoz koymus. Sonra bir torbadan irice kaya parcalari cikarmis dikkatle üst üste koyarak kavanozun icine yerlestirmis. Kavanozda tas parcalari icin yer kalmayinca sormus:
“Kavanoz doldu mu”
Siniftaki herkes, “Evet, doldu” yanitini vermis.
Demek doldu ha demis hoca. Hemen egilip bir kova kücük cakil tasi cikartmis, kavanozun tepesine dökmüs, kavanozu eline alip sallamis, kücük parcalar büyük taslarin sagina soluna yerlesmisler. Yeniden sormus örgencilerine:
Kavanoz doldu mu”
isin sanildigi kadar basit olmadigini sezmis örgenciler, “Hayir, tam da dolmus sayilmaz” demisler.
Aferin demis Zaman Kullanim Hocasi.
Masanin altindan bu kez de bir kova dolusu kum cikartmis. Kumu kaya parcalari ve kücük taslarin arasindaki bölgelere tümüyle doluncaya kadar dökmüs. Ve sormus yeniden:
“Kavanoz doldu mu”
Ögrenciler hep bir agizdan “Hayir dolmadi” demisler.
Yine aferin demis hoca. Bir sürahi dolusu su cikartip kavanozun icine dökmeye baslamis. Sormus:
“Bu gördüklerinizden nasil bir ders cikarttiniz”
Atilgan bir örgenci hemen firlamis:
“Günlük is programınız ne kadar dolu olursa olsun her zaman yeni isler icin zaman bulabilirsiniz”
“HAYIR” demis hoca
ve cevaplamis.
“Cikartilmasi gereken asil ders su:
Eger büyük tas parcalarini bastan kavanoza koymazsaniz daha sonra asla koyamazsiniz. Ve tabii herkesin kendine sormasi gekeren soruyu sormus:
“Hayatinizdaki büyük tas parcalari hangileri? Onlari ilk is olarak kavanoza koyuyor musunuz? Ögrenmeniz gerekenleri bos vaktinizde ögreniyor musunuz Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parcalari disarda mi birakiyor sunuz?
_______________________________________________
Teşekkürler Üstad... 1/4/2006 Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar: -Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz? Doktor: - Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız diye sorar Doktor adama? Adam: - Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük. -Hayır. der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker. .................................................. SONUÇ: Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır akıl.
1/3/2006
'Yaşayanlar bir gün ölür' - elbette ağaçlarla balıklarla kuşlarla ben - âmenna
'ağlayanlar bir gün güler' - elbette uyanmakla anlamakla bilmekle ben - âmenna
'kısa çöp uzun çöpten hakkını alır' - elbette
direnmekle kurtulmakla barışla ben - âmenna
Hasan Hüseyin Korkmazgil
12/27/2005
CIA'nin resmi istatistik bilgilerinden bir bölüm:
1. Dünyadaki toplam nüfus: 6.5 milyar.
2. Toplam Müslüman sayısı : 2 Milyar.
3. Sigara içen insan sayısı: 1.15 milyar.
4. Sigara içen Müslüman sayısı ise: 400 milyon.
5. En büyük sigara üreticisi: Phillip Morris.
6. Müslümanların Phillip Morris'e kazandırdığı günlük ortalama ciro: 800 milyon dolardır.
10/14/2005 Hikaye Ayhan Cankul´dan
UMUT
Pers sultani iki adamı Ölüme mahkum etmiş.
Sultanın atını ne kadar sevdiğini bilen mahkumlardan bir tanesi hayatını bağışlarsa, bir yıl içinde ata uçmayı ögretebileceğini söylemiş.
Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden sultan bunu kabul etmiş.
Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve "Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da böyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya?
Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar.
"Pek değil" demiş birinci mahkum.
"Kendime dört özgürlük şansı veriyorum:
Birincisi sultan bu yıl ölebilir. Ikincisi ben ölebilirim. Ucüncüsü at ölebilir. Ve dördüncüsü... belki ata uçmayı öğretebilirim..!"
Umutlarınızın hiç tükenmemesi dileğiyle..
Ayhancan Tesekkürlerimle :-)
10/9/2005 Asla birilerinin umudunu kırma, belkide sahip oldukları tek şey o'dur.

10/7/2005
|
Ya Rabbi... 
Hamdini sözümüze sertac ettik...
zikrini kendimize mirac ettik...
Kitabını kendimize Minhac ettik...
Biz yoktuk sen var ettin...
Varlığından haberdar ettin...
Aşkınla gönlümüzü bi karar ettin...
İnayetine sığındık kapına geldik...
Kulluk edemedik affına geldik...
Şaşırtma bizi doğruyu söylet...
Hakikatı öğret...
Neşeni duyur...
Sen duyurmazsan biz duyamayız...
Sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz...
Sen sevdirmezsen biz sevemeyiz...
Sevdir bize hep sevdiklerini...
Yerdir bize hep yerdirdiklerini...
Yar et bize erdirdiklerini...
|
|
|
10/5/2005
Pendik ten, Çocukluk arkadaşım MUSTAFA TISKE bizlere
ERKEK AĞZINDAN BASİT YEMEK tarifleri göndermiş...
Domatesli Biberli Yumurta
Büyükçe bir tavaya yağ domates ve biber koyup bi sigara yakıyoruz. Sigaranın külü yere düşmek üzereyse yumurtaları eklemenin zamanı gelmiş demektir. Yumurtaları kırıp sigaramızı bitiriyoruz. Pişmiştir herhalde ocağın altını kapatıyoruz.
Biberli Domatesli Yumurta
Her gün domatesli biberli yumurta yemekten sıkıldığımızda yapabileceğimiz bu enfes yemek tıpkı biberli yumurtalı domates gibi pişiriliyor
Makarna
Bir tencere dolusu sıcak suya makarna poşetini boşaltıp maç izlemeye başlıyoruz. ilk yarının ortalarına doğru kalkıp altını kapatıyoruz. Tencerenin içinden seçtiğimiz makarnayı fayansa fırlatıyoruz.
Yapışırsa pişmiş demektir. Devre arasında hala içinde su kaldıysa tencerenin kapağını kapatıp lavabodaki en kirli tabağın üzerine doğru döküyoruz.. (o zaman hem tabak temizleniyor hem de makarnalar çatalla yenebiliyor) Üzerine ketcap sıkıp yiyoruz.
Not: Fayansa fırlattığınız makarnayı bi ara oradan alın.
Sayıca fazlalaştıklarında bazen hangisini fırlattığınız karışıyo. Tuzlu Makarna Yapılışı aynı makarnaya benziyor. Tek farkı bu kez makarnaları suya atmadan önce, elimizi tavlada zar tutacak gibi şekillendirip, bir tutam tuz koymayı akıl ediyoruz .. Öyle daha güzel oluyor
Pilav
Pilav aslında basit bir yemek değil. Aranan kriterler var. Tuzlu yumuşak ve tane tane olması gerekiyor. Sonuncusu kolay.Pirinçleri tek tek pişirdiginizde tane tane oluyorlar ama uzun sürüyor. Maharet hepsini bir arada pişirebilmekte; ama çok da sorun etmeyin. Nasıl olsa içine yoğurt koyup bulamaç haline getirdiğimizde hepsi birbirine yapışıyor. Kısaca yağ koyup üzerine pirinç ekliyorsunuz. Sonra da su ve tuz koyup pişiriyorsunuz.. Hem bunu makarna gibi süzmeye de gerek yok.
Patates Kızartması
En kolay işlerden biri. Patatesleri soyup, nah parmak gibi kesiyorsunuz ve kızgın yağa atıyorsunuz. Tek yapmanız gereken altını zamanında kapatmanız. Yoksa tencere alev alabiliyor. Bu yüzden sadece tv'de maç varken yapın. Bir de diğer yemeklerin aksine bunu tencereden yiyemiyoruz. Mutlaka tabağa koymak gerekiyor. Onun dışında çok kolay.
Orta Zorluktaki Yemekler
Hazır Pizza Pizzamızı fırınımıza atıp pişmesini bekliyoruz daha sonra fırından çıkarıp yanık yerlerini bıçakla kazıyoruz. Dikkat edilmesi gereken tek şey kazırken üzerindeki malzemeleri mutfak tezgahına yapıştırmamak.
Hazır Köfte Bu da nispeten zor bir yemek. Bir miktar sıvı yağı teflon tavaya koyup köfteleri içine diziyoruz.
Köfteler tavayla aynı renk olmadan altını kapatmak gerekiyor. O yüzden başında beklemek lazım.
Zor Yemekler
Konserve Türlü Bir miktar yağ ve salçayı tencereye koyup konservenin içindekileri döküp üzerine su koyuyoruz. Pişmesi çok uzun sürüyor. O sebeple başında beklemiyoruz. Gidip tv izliyoruz. Her seferinde yandıkları için henüz tadına bakamadım ama konservenin üzerindeki resme bakılırsa güzel bi şeye benziyor.
Tavuk Yapılışı makarna gibi. Sıcak suyun içine atıyoruz arada pişip pişmediğine bakmak için hayvanın kaba etine çatal saplıyoruz. Bu yemek piştikten bir iki gün sonra üzeri jelibon gibi oluyor. Bu yüzden pişirirken isteğe bağli olarak bolca toz şeker eklenebilir.
Ultra Zor Yemekler
Kıymalı Bamya Konserve türlüye benziyor ama içine daha önceden kavrulmuş kıyma konulmalı. Kıyma kavurmak çok zor ve zahmetli bir iş. Bu yüzden makarna pişirmeyi öneriyorum.
Püf Noktaları
Yemekleri daima tencerenin içinden yiyin. Böylelikle tabak kirletmemiş olursunuz.
Asla sade pilav yapmayin. Domatesli pilav yaptığınızda altını tuttursanız bile renginden anlaşılmaz.
Mutlaka soğanli bir yemek yapacaksanız asla soğana dokunmayın. Özellikle rendelediginizde elleriniz çok kötü kokuyor. Bunun yerine soğana ekmek tahtasıyla beş altı kez vurmayı deneyin, aynı işi görür.
Patates kızartacaksanız soydugunuz patatesleri asla yıkamayın. Kızgın yağa attığınızda çok kötü patlıyorlar.
Yemekler asla kendi başlarına hareket etmezler. Şayet geçen ay yaptığınız tavuk kendi kendine kımıldamaya başladıysa kurtlanmış demektir. Sakın yemeyin.
Sebzeleri pişirdikce vitamin değerleri düşer. Mümkün olduğunca çiğ tüketin.
Mustafacığım Teşekkürler....
|  | |  |
7/12/2005 Ziyaretçi Sayısı
Teşekkürlerimle... 7/10/2005 GERÇEK İSLAM AHLAKI
Son zamanlarda gerçekleşen saldırı, onbinlerce masum insanın hayatına mal oldu... Bu büyük vahşet, insanlığın barış ve huzurunu tehdit eden büyük bir tehlikeyi bir kez daha gözler önüne serdi: Terörizm.
Terörizm, bir insanlık suçudur. Masum insanları hedef alır. Amacı, insanları öldürerek topluma korku salmak ve böylece politik emellerine güç bulmaktır. Bugüne kadar farklı ideolojiler terörizme başvurdular. Ancak son yıllarda dünya gündemine oturan bir başka terör vardır ki, bu tamamen çarpık bir kavramdır. Bu kavramın ismi "İslami Terörizm"dir...
Bu kavram çarpıktır, çünkü İslam'da teröre yer yoktur. Allah Kuran'da tüm Müslümanlara dünyaya barış, huzur ve kardeşlik getirmelerini emretmiştir.
İslam ahlakı, terörün kaynağı değil, çözümüdür...
7/6/2005
Basit yaşayacaksın
Mesela susayınca su içecek kadar basit
Dört çıkacak ikiyle ikiyi çarptığında
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın
Tek bir düğme, tek bir cümle gibi...
Kabuk çekirdeği verecek sana
Rakamların vermediği mutluluğu
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
En değerli kağıdın
Hep yanında taşıdığın
Atmaya kıyamadığın
Iki hareketle giyiniverecek
Iki hareketle soyunuvereceksin
Kısacık olacak uyanman
Ve yola çıkmak arasında geçen süre
Kısacık olacak....
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını
Bakışların bile anlatabilecek kendini
Beklentilerinde basit olacak
Kaf Dağ´ının önünde bekleyecek mutluluklar
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dosluk romanını
Ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
En ucuz aşk romanını
Pankreasının sağlığına dua edeceksin,
Kapatırken gözlerini hayata
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
Nasıl oturacağını bilmediğin sofrada
Parmakların olacak enkıymetli çatalın
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri
Saatin sadece saati gösterecek
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın
Basit yaşayacaksın Basit
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi Basit... ANNEME MEKTUP Ben bu gurbete ile düştüm düşeli, Her gün biraz daha süzülmekteyim. Her gece, içinde mermer döşeli, Bir soğuk yatakta büzülmekteyim. Böylece bir lâhza kaldığım zaman, Geceyi koynuma aldığım zaman, Gözlerim kapanıp daldığım zaman, Yeniden yollara düzülmekteyim. Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye; Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.
Necip Fazıl Kısakürek
Milleti Ibrahim
İnanmak insanın tabiatında var olan köklü bir özelliktir. Değerler sistemi oluşturma ve bunu bir iman kaynağına bağlanarak yapma bütün insanlar için ruhi ve içtimai bir zarurettir. Çünkü inanan ve böylece diğer canlılardan ayrılan insanın bu niteliği fıtridir. İnsanlık tarihi ve bilimsel araştırmalar dinin insanla birlikte var olduğunu, dinsiz bir toplumun ve inançsız bir insanın olamayacağını göstermektedir.
Kutsal kitapların bize naklettiğine göre insanlığın başlangıçtaki inancı, özünü tek bir Allah´a imanın oluşturduğu din idi. İnsanlık tarihi boyunca dinin, inançla ilgili özü hiç değişmemiş, sadece uygulamada toplumdan topluma, devirden devire bazı değişiklikler olmuştur. İnsanlık aynı ana-babadan gelmekle ve başlangıçta aynı değerlere sahip olmakla birlikte zaman içinde gerek yapısından kaynaklanan zaaflar gerekse tarihi seyir içinde ve değişik coğrafyalarda ortaya çıkan farklılıklar sebebiyle farklı düşünce ve yollara sapmış ve neticede yeryüzünde farklı dinler ortaya çıkmıştır. Din tektir ve o da bütün peygamberler vasıtasıyla hatırlatılan hak dindir ve bu dinin en temel özelliği Allah’a teslimiyettir.
Din, Allah’a teslimiyet demektir ve bu anlamda bütün ilahi dinler Allah’a teslim olma ortak temeline dayanmaktadır. Özünü Allah’ın emir ve iradesine teslimiyetin oluşturduğu ve adını da bu özelliğinden alan İslam, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin özel ismi olmakla birlikte, tebliğlerinin esasını Allah’ın varlık ve birliğini tanıyıp onun iradesine teslim olma ilkesinin oluşturduğu daha önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin de adıdır. Nitekim Nuh ve İbrahim’e Müslüman olmaları emredilmiş (el-Bakara 2/132; Yunus 10/72), İbrahim ve Yakup, oğullarına “Allah sizin için bu dini seçti ” tavsiyesinde bulunmuştur (el-Bakara 2/132). Kur’an’da İsrail oğullarına gönderilen peygamberler Allah’a teslim olmuş kişiler olarak takdim edilmektedir. Dolayısıyla vahiy geleneğinde bütün peygamberlerin getirdiği dinin özünü İslam yani Allah’a teslimiyet kavramı oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında fark yoktur çünkü hepsi de bir olan Allah’a iman ve teslim olmayı esas almaktadırlar. İbrahimi dinler diye de adlandırılan bu dinlerde ilk insan Hz. Adem’den bu yana hep Allah´ın birliği vurgulanmıştır.
|
|
|
|